MALATYA İLİNE AİT GENEL BİLGİLER

İlçe Sayısı

Bld. Sayısı

Köy Sayısı

Yüzölçümü

Nüfus

13
54
495
12.313       km²
762.366

Coğrafi konum itibariyle tabii yol üzerinde bulunan Malatya ön tarihinin Paleolitik çağa kadar indiği, ansır (Buzluk) ve İnderesi mevkiinde bulunan mağaralardan anlaşılmaktadır.
1979 yılında başlayan Karakaya Baraj Gölü kurtarma kazıları kapsamındaki İzollu mevkii Cafer Höyük'te yapılan kazılarda , o yöre insanının paleolitik mağaralardan çıkıp ilk defa ovada tarım ve hayvancılıkla uğraştıkları ve yerleşik köy hayatına başladıkları anlaşılmıştır. Cafer Höyük kazılarıyla, Malatya ve çevresinin M.Ö. 7000 yılında iskana başlandığı anlaşılmıştır.
1979 - 1986 yılları arasında kazıları sürdürülen Pirot - Caferhöyük çalışmaları sonucu dünyanın ilk heykel örneği sayılan, beyaz kireç taşından yapılmış küçük figüranlar M.Ö. 7000 yılına tarihlenmektedir. Kazı sonrası gün ışığına çıkarılan bu eserlerin bir kısmı halen Malatya Müzesi'nde sergilenmektedir. Tarih kronolojisini takip ettiğimizde, yörenin ana seramiği tek renk olup, ateşte az pişirilmiş koyu astarlıdır. Bu seramik yanında ithal malı Halaf tipi seramik   örneklerinin Hekimhan, Kuyuluk, Hinso ve Arguvan-Karahöyük'te; Hassuna boyalı seramik örneklerine Aslantepe, Değirmentepe, İsahöyük ve Fırıncıhöyük'te rastlanmaktadır. Aslantepe ve Değirmentepe kazıları, bölgedeki yerleşimin M.Ö. 5000-3000 yılları arasında Kalkolitik çağda devam ettiğini göstermektedir.
Değirmentepe ve Aslantepe'de çok sayıda taştan ve pişmiş topraktan damga mühürleri ile pişmemiş toprak mühür baskıları bu yörelerin önemli bir ticaret merkezi olduğunu belgelemektedir. Anadolu ile olduğu gibi, Kuzey Mezepotamya ve Suriye ile de Fırat Nehri yoluyla ticaret bu dönemde yapılmıştır.
M.Ö. 3000 yılında Malatya yöresinde seramik genellikle elle yapılmış, hamuruna ince kum karıştırılmış siyah astarlıdır. Bu seramik örneklerine; Aslantepe, Hasırcı, Fırıncıhöyük, Karahöyük, İsahöyük, Morhamam, Kösehöyük, İmamoğlu, Değirmentepe, Köşgerbaba ve Pirothöyük'te rastlanmıştır.
Eski Tunç II. Döneminde, M.Ö. 2500 yıllarında başlayan seramik örneklerine yörede yer yer rastlanılmıştır.
Eski Tunç III. Evrelerine ait elle yapılan, ateşle pişirilen seramikler Malatya bölgesinde çoğunlukla deve tüyü renkli olup, üzerindeki süsler, geniş bantlar şeklinde desenlerle kaplıdır. Bu örneklere Aslantepe, Değirmentepe, Pirothöyük'te rastlanmıştır. M.Ö. 3200 yıllarına tarihlenen tapınak, Aslantepe kazılarıyla 1992 yılında gün ışığına çıkarılmış, bölgenin en önemli bir dini ve kültür merkezi konumunda, Mezepotamya kültürü ile çağdaş ve hatta Anadolu'nun ilk tapınak örneklerinden olarak tarih ve arkeolojiye ışık tutmaktadır.

Kayısının Anavatanı ve Tarihçesi

Rosaceae (Gülgiller) familyasının Armeniaca cinsine ait olan kayısının botanik adı Armeniaca vulgaris Lam. (Prunus armeniaca L.)'dir. Birçok araştırıcıya göre kayısının anavatanı Çin ve Orta Asya olup Büyük İskender'in Asya Seferleri sırasında (M.Ö.330-323) İran ve Transkafkaslar yolu ile Anadolu'ya getirilmiştir (2,3,4).

Ancak yaptığımız araştırmalar Büyük İskender'in Asya seferlerinden çok daha uzun yıllar önce kayısının Anadolu'da yetiştirildiğini göstermektedir. Yozgat'a bağlı Boğazköy'de yapılan kazılarda bulunan ve Hitit'lerin M.Ö. 1650-1200 yılları arasındaki yaşamlarından bilgiler içeren çivi yazılı tabletlerinin okunmasıyla Anadolu'nun geçmişi ile ilgili çok değerli bilgiler elde edilmiştir. “Boğazköy Metinlerine Göre Hititler Devri Anadolu'sunun Florası” adlı kitabı yazan Prof. Dr. Hayri Ertem'e göre Hititler devri Anadolu'sunda bağcılığın, tarımın, hayvancılığın ve madenciliğin yanı sıra meyveciliğin de ekonomi yönden önemi büyüktür. Hititlere ait bir arazi vakıf tableti olan Kbo V 7 Rs.28'de Tiuatapara adındaki bir şahsın 42 adet kayısı ağacının olduğundan bahsedilmektedir. Yine Kbo VI 12 Vs. I 17-21 tabletinde ise üzüm, incir, elma ve kayısı ağaçlarının tahrip edilmesini hatta meyvelerinin toplanmasına önlemek için Hititliler tarafından kanun çıkarılması o devirde bu ağaçların Hitit ekonomisindeki önemini açıklamaktadır. Hititler kayısıya “HASHUR.KUR.RA” adını vermişlerdir. HASHUR.KUR.RA‘nın kelime kelime anlamı HASHUR; elma, KUR.RA; dağ olup Türkçe karşılığı ise “Dağın Elması” veya “Dağ Elması”'dır. Hititler “kurutulmuş kayısı” olan“Ha-da-an HASHUR.KUR.RA” için kullandıkları ölçü PA-RI-SU'dur. Hititler kayısı ile birlikte diğer yaş ve kuru meyveleri yiyecek olarak tüketmelerinin yanı sıra kültte tanrılara sunmak ve kutsal yerlere konmak için kullanmaktaydılar. Bu bilgiler, kayısının günümüzden en az 3000-3500 yıl öncesinde Anadolu'da ekonomik anlamda yetiştirildiğini ve Hititlilerin kayısıya ne kadar önem verdiklerini ortaya koymaktadır (5,6).

Bir çok araştırıcı kayısının Latince ismi Armeniaca vulgaris Lam.'a bakarak bu bitkiyi Ermeniler ile ilişkilendirme hatasına düşmektedir. Kayısının botanik sınıflandırmasını yapan C. Linnaeus ve J. B. de Lamarck'ın bu bitkiye niçin Armeniaca ismini verdikleri bugün bilinmemektedir. Ancak Mezopotamya çivi yazılı kaynaklarındaki bitki listelerinde Asurlular kayısıya “ARMANNU” ismini vermişlerdir. (5). Asurca “Yukarı Ülke, Yukarı Canip” manasına gelen ve ilk defa M.Ö. 1274-1245 yıllarında Asur Kralı I. Salmanasar tarafından kullanılan “Uruatri” (Urartu) kelimesinin M.Ö. 8. yüzyılın son çeyreğinde yine Asurca kitabelerde aynı manada kullanılmak üzere “Armeniea” şeklinde değişime uğramıştır. Bu coğrafi isme daha sonra bir topluluğu ifade edecek “Ermeni” şekliyle ilk defa M.Ö. VI. yüzyılda Darius'un yazılarında rastlanmaktadır. Pers Kralı Darius, hakimiyeti altında bulunan ve bu yüzyıl başlarında batıdan göç yoluyla gelip, kendilerini Haikh (Hai, Hay) olarak adlandıran bu yabancılara Armenia bölgesinde oturanlar anlamında Ermeniler ismini vermiştir (7).

Kelime anlamları düşünüldüğünde, kayısıya Asurluların Armannu ve Hititlilerin ise Hashurkurra adını vermelerinin bir tesadüf olamayacağını düşünüyoruz. Zira bugün dağlık ve tepelik gibi yüksek alanların kayısının en ideal yetişme yerleri olduğunu biliyoruz. Diğer taraftan Asurlular Mezopotamya'da yaşamakla birlikte ticaret amacıyla M.Ö. 1950-1750 yılları arasında Anadolu'ya sık sık gelip gitmişlerdir. Anadolu coğrafik olarak Mezopotamya bölgesine göre daha kuzeyde ve rakımca daha yüksektir. Asur ve Hititlilerin kayısıya Armannu ve Hashurkurra isimlerini, bu bitkinin doğal yetişme yerlerine ithafen vermiş olmaları kuvvetle muhtemeldir.

Kayısının Anadolu'dan Batıya yayılışı M.Ö. I. yüzyıla rastlamaktadır. Roma-Pers savaşları sırasında Romalı askerler ve bazı tüccarlar tarafından kayısı önce İtalya'ya, sonra Yunanistan'a götürülmüştür. Kayısının diğer Avrupa ülkelerine geçişi daha yakın tarihlerde gerçekleşmiş, XIII. yüzyılda İngiltere'ye, XVII yüzyılda ise Fransa ve Amerika'ya götürülmüştür.
Malatya Adının Aslı

Malatya, kuruluş ve isim itibariyle başlangıçtan zamanımıza kadar büyük bir değişikliğe uğramadan gelen Anadolu şehirlerinden birisidir. Kültepe vesikalarında “Melita” şeklinde görülen Malatya'dan Hitit vesikalarında “Maldia” olarak bahsedilmektedir. Asur İmparatorluk devri vesikalarında ise Meliddu, Melide, Melid, Milid, Milidia olarak geçmektedir. Urartu kaynaklarında ise Melitea denilmektedir. Malatya kelimesinin Hititçe “Bal” anlamına gelen “Melid”den türediği anlaşılmaktadır. Hitit hiyeroglif kitabelerinde Malatya şehri, bir öküz başı ve ayağı ile ifade edilmektedir.
Eski çağ coğrafyacılarından Strabon (M.Ö. 58- M.S. 21) Malatya'yı sürekli “Melitene” adı ile zikretmiştir. Kesin olarak yerini vermediği geniş bir alan içerisinde “Kataonia” ile Fırat Nehri  arasında Kommagene sınırında Kapadokya Krallığı'nın (M.Ö. 280-212) on Valiliğinden birisi olarak gösterir. Ona göre Melitene, Sophane (takriben bugünkü Elazığ ile Fırat Nehri arasındaki bölgeyi ifade eder) nin karşısında kurulmuş bir eyalet olduğu kadar kentleri bulunmayan bir bölgenin adıdır. Strabon'a göre bu yöre; zeytin-üzüm ve meyva ağaçlarıyla bezenmiş, Kapadokya'da bir benzeri bulunmayan tek yerdir.
Pline'ye dayanarak Malatya'nın Asur kraliçesi Semiramis tarafından “Meliten” adıyla kurulduğunu kayıt eder. Bu bilgi, daha sonraki çalışmalarda aynen doğrulanmıştır.
Gelişen Maldia-Melitene (Malatya), Kalkolitik çağdan beri iskan görmüş ve bugünkü Aslantepede 27 kültür katı bırakmıştır. Buradan 4 km. kuzeyde yer alan Battalgazi'ye M.S. 79-81 yıllarında Roma kralı Titus zamanında lejyon karargah olarak taşınmıştır. Yine şehre bu dönemde de Melitene adı verilmiştir. Artık bundan böyle bir şehir adı olarak bu isim kullanılmaya başlanacaktır. Roma şehir surları bu dönemde yapılmaya başlamıştır. Burası Roma devrinde, Hudutlarının korunması, coğrafi konumu ve jeopolitik önemi dikkate alınarak mühim bir merkez olarak muhafaza edilmekteydi. Bizans döneminde de bu değerini siyasi iktisadi bakımdan da korumuştur.

Osmanlılar

Malatya, 1515 yılından itibaren Osmanlı hakimiyetinde huzur içinde yaşadı. 1577 yılında Suriye'de Şam Diyade adlı Türkmen aşiretinden Şah İsmail olduğunu iddia eden bir kişi ayaklandı. Malatya yöresindeki Türkmenlerin de ona katılmasıyla sayıları 50.000'i aşan asiler, Kırşehir yöresine kadar ilerlediler. Osmanlı Devleti bu ayaklanmayı güçlükle bastırdı. 1582 yılından sonra İran'la yapılan savaşlar Anadolu'da karışıklıkları daha da artırdı. Malatya ve Sivas yöresinde ayaklanan Kizir Oğlu Mustafa, adamlarıyla buraları haraca bağladı. Onun ölümünden sonra adamları , Malatya'dan Niğde'ye kadar yayılarak ayaklanmalarını sürdürdüler. 1582 yılında İran'la yapılan anlaşma sonrasında Anadolu askerlerinin büyük bir bölümü yurtlarına döndü. Osmanlı Devleti bundan sonra Celalileri (asileri) cezalandırma yoluna gitti. Malatya yöresindeki asilerin bir kısmı yakalanarak cezalandırıldı, geri kalanlar ise ayaklanmalarını sürdürdüler.
1596 yılında Kiziroğlu Musta'nın adamlarından Kelp İlyas oğlu Ali, Malatya'da idi. Onun ve ünlü asilerden Karayazıcı'nın merkezi yönetimle olan çatışmaları, Malatya yöresine büyük zararlar verdi.
Sivas Beylerbeyi Alacaatlı Ahmet Paşa, halka zulümkar davrandı. Emri altındaki askerler her yeri yağmaladılar. Arapgir kadısı Taret Efendi'nin İstanbul'a gönderdiği 1603 tarihli mektuplar bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Bunlara göre Malatyalı Zeynel Bey, Arapgir Sancağının Alacaatlı Ahmet Paşa tarafından kendisine verildiğini ileri sürerek, 600 askeri ile Arapgir'e gelmişti. Kasaba halkı bunları kabul etmemiş, çıkan çatışmada asiler, halktan 200 kişiyi öldürmüşlerdir. Bu sırda yine alacaatlı Ahmet Paşa'nın adamlarından Kayserili Bali Ağa, müfettişlik taslayarak Arapgir'e geldi, Malatya'lı Zeynel Beyle birleşerek kasabayı haraca bağladı. Arapgir'de 40 gün kalan asiler 300'den fazla evi yıkıp, yakacak olarak kullandılar. Zeynel Bey'in ayrılmasından sonra, Arapgir bu defa da Gerger'de oturan Başıbüyük Hamza Bey ile Kethudasının saldırısına uğradı. Başıbüyük oğlu Hamza bey, 700 zorba ile kasabayı basıp halktan 100 kişiyi öldürdü, Arapgir halkı evlerini bırakıp dağlara kaçmak zorunda kaldı. Kasabada üç aydan fazla kalan Hamza Bey, heryeri yağmalayarak yöre köylerinden topladığı 40.000 haypvanı Gerger'e gönderdi. Dağlara kaçan halkın bir bölümünü de yakalatarak soydu.
Bu dönemden sonra Malatya'da yer yer ayaklanmalar olduysa da Osmanlı'ya bağlı olarak huzurlu bir yönetim oluşturulmuştur.
XlX. yüzyılın başlarında, Malatya kenti harap bir durumdaydı. Yılın yaklaşık 4/3'ünü bağlarda geçiren halk, bu yörelerde yerleşme eğilimindeydi. Kent de bu sebepten dolayı gelişemiyordu. 1835 yılında Malatya'dan geçen j. Brand, kentin sürekli eşkiya saldırısına uğradığını sıkça görülen salgın hastalıklardan zarar gördüğünü belirtmektedir. 1839 yılına, Osmanlı ordusu komutanı Hafız Paşa, karargahını Harput Mezra'dan Malatya'ya taşıyınca, Eski Malatya (Battalgazi) tamamen terk edilmeye başlandı. Askerlerini barındıracağı ev bulamayan Hafız Paşa, bağlara göçen halkın evlerine el koydu. Ordu, 1838-1839 kışını Malatya'da geçirince kent halkı bağlara sığınmak zorunda kaldı. Bağların bulunduğu Asbuzu yöresi (bugünkü) Malatya olarak gelişmeye başladı. Ordu Nizip Savaşı için Eski Malatya'dan ayrıldıktan sonra, halk harap olmuş evlerine dönmedi. Malatya'dan geçen ingiliz gezgin, W.F. Ainsworth, askerlerin ayrıldığı kentte, yıkık 500 ev bulunduğunu yazmaktadır. Charles Texier de, kervansarayların ıssız, evlerin perişan olduğunu belirttikten sonra Eski Malatya'nın yakında kent olmaktan çıkacağını belirtmektedir.
Yeni Malatya'nın kurulduğu Asbuzu yöresi, sulu bahçeler ve bağlardan oluşmaktadır. Ayrıca bağ ve çevrelerinde ufak yerleşim yerleri de bulunmakdaydı. Zamanla dış mahalleler Asbuzu ile birleşti. Malatya XlX. Yızyıl boyunca küçük bir kent olarak kalmış, asıl gelişmesi Cumhuriyet döneminde olmuştur.
1521 yılında Maraş (Dulkadiriye) eyaleti kurulduğunda Malatya bu eyalete bağlı bir sancaktı. Ayn-ı Ali Efendi'nin Kavanın-i Al-i Osman risalesine göre, 1609 yılında Maraş eyaleti sancakları arasında Malatya da bulunmakta idi. Bu durum uzun süre değişmemiştir. Başbakınlık arşivi, Maliyeden müdevver 9.590 nolu deftere göre, 1777-1787 yıllarında Malatya Dakka (Suriye Şehri) eyaletine bağlıydı. Bu tarihte Malatya Sancağının kazaları şunlardı: Kahta, Taşabad, Şuuremaa Bucak, Gerger, Besni, Maşra, Hısınmansur, Samsat, Dostibirke, bu dönemde Arapgir, Sivas eyaletine bağlı bir sancaktı. Darende ise Sivas eyaletine bağlı, Divriği sancağının kazası idi.
Malatya'da 1518-1530-1560 yıllarnda üç defa sayım yapılmıştır. 1530 yılında kent nüfusu 7300 kadardı. 1560 yılında ise 8700'ü bulmuştur. XVl. Yüzyıl ortalarında Malatya'da 32 mahalle vardı.
Malatya yöresi, Osmanlılar'ın klasik döneminde, Maraş eyaletine bağlı bir Liva (Sancak) idi. 1831 yılındaki idari değişiklikle, Malatya Liva'sı, Maraş Merkez Liva, Samsat ve Gerger Liva'larıyla birlikte Maraş eyaleti sınırları içinde yer almakta idi.
1847 yılındaki idari bölünmede Malatya Livasının bu defa Harput eyaletine bağlandığı görülmektedir. Malatya'nın yanısıra, Harput eyaletinin diğer Livaları Merkez Liva, Arapgir ve Besni'dir.
1867 yılındaki vilayet nizamnamesi ile, Malatya Liva olmaktan çıkıyor ve kaza'ya dönüşüyordu. Bu dönemde, Malatya kazası, Dıyarbakır vilayetinin Mamuret-ül aziz Sancağına bağlı kazası idi.
1877 yılındaki Devlet Salnamesi, Malatya'nın, Diyarbakır vilayetine bağlı bir sancak olduğunu kaydetmektedir. Bu dönemde, Malatya sancağının kazaları sırasiyle; Akçadağ, Besni, Hısınmansur ve Kahta idi. Arapgir kazası ise Mamuret-ül Aziz'e bağlı idi.
1892 yılındaki Devlet Salnamesi Malatya sancağının Diyarbakır vilayetinden alınarak, Mamuret-ül Aziz vilayetine verildiğini belirtmektedir

Mustafa Başbayraktar©2013